Semra teyze, elindeki dosyayı göğsüne bastırarak içeri girdi. Yüzünde hem utangaç bir gülümseme hem de bastırılmamış bir telaş vardı. Diyetisyenin masasının karşısındaki sandalyeye otururken nefesini toparlamaya çalıştı.
“Merhaba güzel kızım,” dedi, sesi titrek ama umut doluydu. “Gelinim için geldim sana. Bir deri bir kemik kaldı yavrum… Gözümün önünde eriyor.”
Dosyayı masaya doğru uzattı. Parmakları hafifçe titriyordu.
“Ne olur,” diye devam etti, sesi neredeyse yalvarır gibiydi, “ona iştah açıcı, bol kalorili bir liste yaz. Eridi bitti… Dayanamıyorum bu hâline.”
Diyetisyen, dosyayı açıp tahlillere göz gezdirdi. Değerler netti, sayılar yerli yerindeydi. Hiçbir eksiklik yoktu. Aksine, genç kadın turp gibi sağlam görünüyordu.
Bu nasıl olur? diye geçirdi içinden.
Teyze gerçekten çok üzgün… ama tahlillerde en ufak bir sorun yok.
Kaşları farkında olmadan çatıldı.
Allah Allah… Bu işte bir terslik var.
Semra teyze, masanın diğer ucunda sabırsızca bekliyordu. Diyetisyenin yüzünü okumaya çalışıyor, gözlerindeki sessizliği yanlış bir işaret olarak algılıyordu.
“Bir şey demedin kızım,” dedi endişeyle. “Bana yardım edecek misin? Yazacak mısın?”
Diyetisyen başını kaldırdı. Yüzüne yumuşak ama kararlı bir ifade yerleştirdi. Sesini özellikle sakin tuttu.
“Peki teyzeciğim,” dedi. “Madem durum bu kadar ciddi… istediğin o özel listeyi hazırlayacağım.”
Kısa bir duraksama oldu. Ardından gözleri Semra’nın gözlerine kilitlendi.
“Ama yarın gelini de getir. Onu görmem lazım.”
Odanın içinde, söylenmeyen sorular havada asılı kaldı.
