Elif, İstanbul’un en prestijli özel hastanelerinden birinin uzun ve soğuk koridorunda neredeyse koşar adım ilerliyordu. Floresan ışıkların altında parlayan beyaz zemin, içindeki öfkeyi daha da keskinleştiriyordu sanki. Göğsüne bastırdığı mavi dosya, yalnızca bir hasta raporu değil; vicdanının ağırlığıydı. Boynunu zarifçe saran krem rengi eşarbı ve kusursuz beyaz önlüğüyle bu hastanenin vitrini gibi görünüyordu ama içi paramparçaydı.
Bu hatayı görmezden gelemem, diye geçirdi içinden. İnsan hayatı, sizin cüzdanlarınızdan daha değerli.
Başhekim Haluk Bey’in odasının kapısını tereddütsüz açtı. Oda, güç ve statünün soğuk bir yansımasıydı: deri koltuklar, cilalı ahşaplar, loş ama pahalı bir aydınlatma. Elif, elindeki dosyayı masaya sertçe bıraktığında çıkan ses, odadaki sessizliği bıçak gibi yardı.
“O hastanın felç kalmasının tek sebebi sizin yanlış müdahaleniz, Haluk Bey!” dedi titremeyen bir sesle. “Bunu raporlayacağım.”
Haluk Bey arkasına yaslandı. Dudaklarında küçümseyici bir tebessüm vardı. Bir an sonra ayağa kalktı ve masanın üzerinden Elif’e doğru eğildi. Gözlüklerinden yansıyan ışık gözlerini saklıyor, tehditkâr ifadesini daha da ürkütücü kılıyordu.
“Sözlerine dikkat et, asistan,” dedi alçak ama keskin bir tonla. “O raporu işleme koyarsan kariyerini tek bir telefonla bitiririm.”
Kapı o anda açıldı.
Elif’in kalbi bir an için hızlandı. Demir… Nişanlısı. Güvendiği, sığındığı adam. İçine küçük bir umut düştü. Ama Demir’in yüzündeki ifade, bu umudu daha doğmadan boğdu. Kapı eşiğinde duruyor, elleri cebinde, bakışları kaçamak bir şekilde babasını kolluyordu.
“Elif, lütfen…” dedi. “Babamın üzerine gitme. Bu sadece küçük bir komplikasyondu. Abartıyorsun.”
O an Elif için zaman durdu.
Yüzüne yakın bir acı çöktü; gözleri doldu ama yaşlar düşmedi. İhanetin en ağır olanı, sevdiğinden gelendi.
“Küçük bir komplikasyon mu?” dedi fısıltıya yakın ama keskin bir sesle. “Sen de mi onlardansın Demir? Vicdanını ne ara sattın?”
Cevap beklemedi.
Parmağındaki tektaş yüzüğü yavaşça çıkardı. Elinin zarafetiyle tezat bir kararlılıkla, yüzüğü Haluk Bey’in masasının ortasına bıraktı. O küçük ses, bir ilişkinin bitişini ilan ediyordu.
“Seninle kuracağım gelecek de bu yalanlar üzerine kuruluysa, ben yokum.”
Arkasını döndü. Kapıya yönelirken trençkotunun eteği ve eşarbı savruldu. Ne Demir’e baktı ne de Haluk Bey’e. Ardından yalnızca Haluk Bey’in öfke dolu sesi yankılandı:
“Bunun bedelini ödeyeceksin Elif! Seni haritada bile bulamayacağın bir yere sürdüreceğim!”
Günler sonra…
Elif, evinin salonunda kolilerin arasında yere çökmüş halde oturuyordu. Üzerinde yatay çizgili triko kazağı, kahverengi eteği vardı. Başörtüsünü ev haliyle biraz gevşek bağlamıştı. Elindeki resmi yazıya baktı uzun uzun.
Kara Kaya Kasabası…
Bir sürgün gibi yazılmıştı bu tayin. İstanbul’dan koparılıp bilinmezliğe gönderilmekti.
“Ama olsun,” dedi kendi kendine. “En azından başım dik gidiyorum.”
O gece, otobüs camına başını yasladı. Yağmur damlaları camdan süzülürken İstanbul’un neon ışıkları geride kalıyordu.
“Hoşça kal İstanbul,” diye fısıldadı. “Ve hoşça kal eski hayatım.”
Sabah olduğunda şehir çoktan bitmişti. Uçsuz bucaksız Anadolu bozkırı uzanıyordu gözlerinin önünde. Sarı ve turuncu tonlar, doğan güneşle birlikte yeni bir başlangıcın habercisi gibiydi.
Nereye gittiğimi bilmiyorum, diye düşündü. Ama doğru olanı yaptığımı biliyorum.
Otobüsten indiğinde Kara Kaya Kasabası’nın tozlu meydanı onu karşıladı. Elinde valiziyle tek başına duruyordu. Şık ve modern hali, kasabanın eski taş yapılarıyla keskin bir tezat oluşturuyordu.
“Sanki zaman burada yüzyıl önce durmuş…” dedi kendi kendine.
Meydanın diğer ucunda, köy kahvesinin önünde oturan yaşlı adamlar ve Belediye Başkanı Cemal, Elif’i baştan aşağı süzdüler. Cemal mendiliyle alnındaki teri silerken homurdandı:
“Şuna bak… Şehirli, sosyete bir doktor göndermişler. Bu kız burada iki gün dayanamaz, kaçar.”
Tam o sırada sağlık ocağının kapısı açıldı. Renkli hırkası ve kıvırcık saçlarıyla Hemşire Zeynep koşarak geldi, Elif’in elini iki eliyle kavradı.
“Ayy siz yeni doktor hanımsınız değil mi? Ben Zeynep! Çok şükür, altı aydır doktorsuzduk!”
Sağlık ocağının içi, Elif’in beklediğinden de kötüydü. Dökülen boyalar, tozlu raflar, eksik malzemeler…
“Zeynep…” dedi kaşlarını çatarak. “Burası sağlık kurumundan çok terk edilmiş bir depo gibi.”
Cümlesi, dışarıdan gelen motor gürültüsüyle yarım kaldı.
Siyah, devasa bir cip ani frenle durdu. Toz bulutu her yeri sardı.
Zeynep’in yüzü bembeyaz oldu.
“Eyvah… Baran Ağa geldi.”
Kapı sertçe açıldı. Baran, kucağında baygın bir çocukla içeri girdi. Güneş arkasından vuruyor, onu neredeyse bir silüet gibi gösteriyordu.
“Doktor nerede! Çocuk attan düştü!” diye bağırdı.
Elif bir adım öne çıktı. Sesi sakindi ama sertti.
“Bağırmayı kesin. Çocuğu sedyeye yatırın.”
Baran şaşkınlıkla durdu. İlk kez bir kadın, hem de böyle narin görünen biri, ona emir veriyordu. Ama Elif’in gözlerinde korku yoktu.
Dikiş atarken Elif’in elleri titremedi. Şefkatli ama kararlıydı.
“Korkma ufaklık, bitti sayılır.”
Akşam olduğunda Baran kapıdan çıkarken durdu.
“Hoş geldin Doktor. Bu topraklar narin çiçekleri çabuk soldurur.”
Elif başını bile kaldırmadan yazmaya devam etti.
“Endişelenmeyin Ağa. Ben çiçek değilim… fırtınayım.”
