Baran’ın siyah cipi, kasaba yolunda hızla uzaklaşırken ardında boğucu bir toz bulutu bıraktı. Gün batımının kızıllığı, Elif’in bej trençkotunu ve rüzgârla hafifçe savrulan şalını ateş rengiyle boyuyordu. Zeynep, korkuyla Elif’in koluna yapışmış, giden arabanın ardından bakakalmıştı.
“Doktor hanım…” dedi sesi titreyerek. “Ne yaptınız siz? Baran Ağa’ya böyle diklenmek… Burada kimse cesaret edemez buna. Yaktınız bizi.”
Elif gözlerini ufka dikmişti. Kaşları hafif çatık, yüzü sakin ama sertti. Toz bulutunun yavaşça dağılmasını izledi.
“Korkma Zeynep,” dedi soğukkanlılıkla. “Ben buraya padişah fermanıyla gelmedim. Devletin tayiniyle geldim. Kimse bana dokunamaz.”
Zeynep inanmak ister gibi baktı ona ama kasabanın gerçekleri, Elif’in sözlerinden daha ağır geliyordu.
Sağlık ocağının hemen arkasındaki lojmana doğru yürüdüler. Eski taş bina, gecenin içinde yorgun ve terk edilmiş görünüyordu. Sokak lambasının sarı ışığında, Belediye Başkanı Cemal’in astırdığı yırtık bir seçim afişi duvarda sallanıyordu. Rüzgâr estikçe afişten kopan ses, kasabanın sahte vaatlerini fısıldar gibiydi.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
Elif bir adım attı ve olduğu yerde kaldı. İçerisi, kelimenin tam anlamıyla bir harabeydi. Duvarların boyası dökülmüş, tavanda rutubet lekeleri karanlık gölgeler gibi yayılmıştı. Ortada yalnızca demir bir somya ve eski bir kilim duruyordu.
Zeynep mahcup bir gülümsemeyle konuştu:
“Şey… Cemal Bey ‘tadilatta, saray gibi yapacağım’ demişti ama… Sanırım sizi yıldırmak için böyle bıraktılar.”
Elif cevap vermedi. Valiziyle kapı eşiğinde durdu, odayı baştan sona süzdü. Sonra derin bir nefes aldı.
O gece odada yalnızdı. Trençkotunu çıkarmış, kazağıyla kalmıştı. Eski demir yatağın üzerine temiz bir örtü sermeye çalışırken tavandan sarkan çıplak ampul, odanın kasvetini daha da belirginleştiriyordu. Gölgeler uzuyor, duvarlar sanki üzerine geliyordu.
Beni yıldırmaya çalışıyorlar, diye düşündü. Lüks hastane odalarından bu rutubetli deliğe… Ama unuttukları bir şey var. Ben konfor için değil, yeminim için yaşıyorum.
Valizini açtı. İçinden mavi dosya çıktı önce. İstanbul’da her şeyin başlamasına sebep olan o dosya… Ardından Demir’le çekilmiş, gülümseyen yüzlerin olduğu çerçeveli fotoğraf.
Fotoğrafa baktı. Yüzünde kısa bir anlık hüzün belirdi.
“Her şeyimi aldınız sanıyorsunuz,” dedi fısıldayarak. “Ama gerçeği benden alamazsınız.”
Kararlı bir hareketle fotoğrafı ters çevirdi, masaya kapattı. Mavi dosyayı ise gözünün önünde, masanın tam ortasına koydu.
“Geçmişe ağlayacak vaktim yok,” dedi kendi kendine. “Yarın büyük gün.”
Sabah ezanı, kasabanın sessizliğini yardı. Gökyüzü lacivertle mor arasında asılıydı. Minareden yükselen ses, taş evlerin ve uzaktaki maden bacalarının silüetleri arasında yankılandı. Kara Kaya uyanıyordu.
Elif aynanın karşısındaydı. Bej tonlarındaki ipek şalını titizlikle, modern bir zarafetle bağladı. Yüzü yıkanmış, duru ve tazeydi. Gözlerinde dünkü yorgunluktan eser yoktu.
“Günaydın Elif,” dedi aynadaki yansımaya. “Bakalım bugün Kara Kaya kasabası bize neler hazırlamış.”
Beyaz doktor önlüğünü giydi. Stetoskopunu düzeltti. O beyazlık, dökülen duvarların ve gri havanın içinde umut gibi parlıyordu.
“Sıra işimizi yapmakta.”
Sağlık ocağına girdiğinde bekleme salonu bomboştu. Dün dışarıda gördüğü kalabalıktan eser yoktu. Zeynep masasında oturmuş, çekirdek çitliyordu.
“Zeynep?” dedi Elif. “Saat dokuz oldu. Neden kimse yok?”
Zeynep ayağa kalktı. Ellerini önünde birleştirdi, başını öne eğdi.
“Dün… Baran Ağa’ya bağırdınız ya… Millet korkusundan gelemiyor doktor hanım. ‘Ağa’nın hışmına uğrarız’ diyorlar.”
Elif’in yüzü sertleşti ama şaşırmadı.
Kasabanın kıraathanesinde hava ağırdı. Duman, tavanın altında asılı kalmıştı. “Loca” kısmında Şahin Ağa, bacak bacak üstüne atmış, tespihini çekiyordu. Yüzündeki yara izi, onu daha da ürkütücü kılıyordu. Karşısında Cemal, mendille alnındaki teri siliyordu.
“Demek yeni doktor,” dedi Şahin Ağa alaycı bir gülümsemeyle. “Baran’a kafa tutmuş he? Kimdir bu kız Cemal? Arkası sağlam mı?”
Cemal panikle etrafına bakındı.
“Yok ağam… İstanbul sosyetesi işte. Sürgün yemiş. İki güne ağlayarak kaçar dedim ama… Lojmana yerleşti bile.”
Şahin Ağa’nın altın dişi göründü. Tespih tanelerini sertçe çekti.
“Kaçmazsa kaçırırız,” dedi sakince. “Maden sahasındaki o işi kimse kurcalamayacak. Hele okumuş etmiş bir doktor… Bela olur.”
Sağlık ocağının kapısı aralandı. Yaşlı bir kadın, korka korka içeri süzüldü. Sürekli öksürüyordu.
“Kızım… Doktor kızım…” dedi fısıldayarak. “Kimse görmeden bana bir bakıver. Ciğerim sökülüyor.”
Elif hemen yanına gitti. Sırtını dinlediğinde yüzü ciddileşti.
“Bu normal bir bronşit değil,” dedi. “Nerede yaşıyorsun teyze?”
Kadın Elif’in elini tuttu. Elleri nasırlı, simsiyahtı.
“Madenin aşağısındaki köydeyiz kızım. O sarı toz hepimizi bitirdi. Ama sakın Şahin Ağa duymasın…”
Elif başını kaldırıp Zeynep’e baktı. Elindeki eski dosya titremeden duruyordu.
“Zeynep,” dedi alçak ama sert bir sesle. “Bu kasabada neden bu kadar çok solunum hastası var ama hiçbiri raporlanmamış?”
Zeynep cevap veremeden kapı gürültüyle açıldı.
Şahin Ağa içeri girdi. İki adamı arkasındaydı. Gölgesi Elif’in üzerine düştü.
“Kolay gelsin Doktor Hanım,” dedi. “Hastalara şifa dağıtıyormuşsun. Bir hayırlı olsun diyelim dedik.”
Elif, Fatma Ana’yı arkasına aldı ve dimdik durdu.
“Ama dikkat et,” dedi Şahin Ağa yaklaşarak. “Buraların havası bazen ciğerleri değil, insanın ömrünü de tıkar. Fazla derine inme.”
Elif’in sesi netti.
“Ben sadece hastalarımla ilgilenirim. Ama zehrin kaynağını bulmak da tedavinin parçasıdır.”
Kasabada fırtına artık sessiz değildi. Kara toprak, sırlarını açmaya başlamıştı.
