Patlama sesi, bozkırı bir anlığına ikiye böldü. Ardından gökyüzüne siyah bir duman yükseldi; ağır, yoğun ve uğursuz bir duman… Elif, birkaç saniye boyunca yerinden kıpırdayamadı. İçinde, yıllarca ameliyathane kapılarında duyduğu o tanıdık hissin daha büyüğü vardı: bir şeyler ters gittiğinde, zaman önce durur, sonra koşmaya başlar.
Baran beklemedi.
Atını Elif’e doğru sürdü. Bir hamlede elini uzattı. Sesi emreder gibi, ama bu kez öfke değil acele taşıyordu.
“Bin! Arabayla gidemeyiz, yol kayalık. Tutun bana!”
Elif’in zihninden “ben ata binmem” diye başlayacak bir cümle geçemeden Baran’ın kararlılığı onu çekip aldı. Kısa bir tereddüt, sonra teslim oluş.
“Ama ben…” dedi, nefesi kesilerek. “Tamam!”
Baran Elif’i atın arkasına, kendi terkisine aldı. Elif, düşmemek için Baran’ın beline sıkıca sarıldı. O an fiziksel mesafe gerçekten sıfıra indi: rüzgâr, toprak kokusu ve Baran’ın nefesi… Hepsi bir anda aynı kadrajda, aynı gerilimin içinde birleşti.
At dörtnala koşuyordu. Taşlar sıçrıyor, zeminden kopan toz arkalarında çizgi gibi uzuyordu. Elif’in şalı rüzgârda savrulurken, iç sesi kendini ele verdi:
Kalbi… Sanki göğsünden fırlayacak gibi atıyor. Korkudan mı, öfkeden mi?
Baran’ın mı, kendi kalbinin mi olduğunu ayırt edemedi.
Maden sahasına vardıklarında, manzara bir kabusun gerçeğe dönüşmüş haliydi.
Kaos… Her yer kaostu.
Ağlayan kadınlar, koşuşturan işçiler, bağırış çağırışlar… Siyah duman gökyüzünü kirletiyor, siren sesleri insanların çığlıklarına karışıyordu. “Oğlum!” diye bağıran bir anne, “Eşim!” diye haykıran bir kadın… Birileri göçüğün başına yığılıyor, birileri elleriyle taşları kazıyordu. Ortalık mahşer yeriydi.
“Yardım edin! Kimse yok mu! Göçük altında kaldılar!”
Elif attan iner inmez, bir saniye bile kaybetmedi. Yüzündeki şok kayboldu. Yerine, hastane koridorlarında büyüyen o soğukkanlı profesyonellik geldi. Bir düğmeye basılmış gibi “doktor” kimliğine büründü.
Kalabalığı yararak öne atıldı.
“Açılın! Ben doktorum!” diye bağırdı. “Yaralıları buraya, açık alana taşıyın! Nefes alanları sağa, bilinci kapalı olanları sola!”
Baran, Elif’in arkasında bir duvar gibi duruyor, insanlara yol açıyordu. O an Elif’in sesindeki netlik, panik halindeki herkesi bir anlığına topladı. İnsanlar, ilk kez bir düzen duygusuna tutundu.
Ama maden girişinde başka bir “düzen” kurulmuştu.
Şahin Ağa ve silahlı adamları, girişe set çekmişti. Şahin’in yüzü isle kaplıydı ama küstahlığı sanki temiz kalmıştı. Elif’in içeri yöneldiğini görünce kolunu uzatarak önü kesti.
“Hop dedik Doktor! Oraya girmek yasak. İçerisi güvenli değil.”
Elif’in gözleri öfkeyle büyüdü; ama Baran ondan önce hareket etti.
Şahin’in kolunu sertçe tuttu, kenara itti. Gözlerinden ateş çıkıyordu.
“Çekil önünden Şahin!” diye kükredi. “İçeridekiler can çekişiyor. Eğer tek bir kişi senin inadın yüzünden ölürse, bu madeni başına yıkarım!”
Şahin Ağa ilk kez geri adım atmak zorunda kaldı. Ağzı bir şey söyleyecek gibi açıldı, sonra kapandı. Sadece gözlerindeki hesap büyüdü.
Elif, yerde yatırılmış, üzeri kömür karası olmuş bir işçinin başına çöktü. Adamın gömleğini yırttı, göğsünü açığa çıkardı. Nabzı yoktu.
Bir an bile tereddüt etmeden kalp masajına başladı.
Ellerinin altındaki göğüs kafesi, kömürle ve kanla ıslanıyordu. Beyaz önlük yoktu belki ama açık renk tuniği, kısa sürede kara lekeye dönmüştü. Umurunda değildi.
“Nabız yok!” diye bağırdı. “Adrenalin lazım! Zeynep nerede kaldı? Çantamı getirin!”
Sanki Elif’in sesi Zeynep’i çağırmış gibi, birkaç dakika sonra Zeynep nefes nefese koşarak geldi. Kucağında tıbbi çantalar, yüzünde panik ama gözlerinde görev bilinci vardı. Arkasında Belediye Başkanı Cemal görünüyordu; fakat Cemal yaklaşamıyor, uzaktan seyrediyordu. Korku, onu taş kesmişti.
“Geldim Doktor Hanım! Tüm ampulleri topladım!”
Elif, adrenalinle masajı sürdürdü. Bir, iki, üç… Zaman, saniyelerden ibaretti artık. Her saniye, bir hayatı geri getirebilir ya da sonsuza kadar götürebilirdi.
Sonra…
İşçi bir anda derin bir nefes aldı. Sertçe öksürdü. Gözleri aralandı. Yaşıyordu.
Kalabalıktan bir uğultu yükseldi. İnsanlar, bir mucizeye şahit olmuş gibi birbirine baktı. Elif alnındaki teri koluyla sildi. Omuzları bir an çöktü, sonra yeniden doğruldu.
“Allah razı olsun kızım!” diye ağladı bir köylü kadını. “Hızır gibi yetiştin!”
Elif’in boğazı düğümlendi ama vakit yoktu. Hemen başka bir yaralıya geçti.
Bu yaralı, Fatma Ana’nın oğluydu: Mehmet.
Mehmet’in bilinci yarı açıktı. Elif onu muayene ederken Mehmet bir anda Elif’in yakasına yapıştı. Parmakları zayıf ama kararlıydı. Sanki söyleyeceği şey, hayatta kalmaktan bile önemliydi.
“Kaza…” dedi güçlükle. “Kaza değildi… Dinamit… Maskesiz… Zehirli galeriye soktular bizi…”
Elif’in gözleri bir an dondu. Mehmet’in cildindeki yanıklara baktı. Bu bir “alev” yanığı değildi. Ciltteki doku, kimyasal bir temasa işaret ediyordu. Gözleri dehşetle açıldı.
“Bu…” dedi, sesi kısık. “Bu asit yanığı. Dinamit değil… gaz sıkışması…”
İçindeki bütün parçalar yerine oturdu.
Baran haklıymış… Bu bir cinayet.
O sırada Baran, omzunda yaralı bir işçiyi taşırken Elif’le göz göze geldi. Elif’in bakışında tek kelimelik bir ifade vardı: Biliyorum.
Baran, o bakışı yakaladığı an yüzündeki sertlik çatladı. İçinden geçen düşünce, ona bile yabancıydı:
O narin şehirliden eser yok. Şu an çamurun içinde bir melek gibi savaşıyor.
Şahin Ağa uzaktan Elif’i izliyordu. Elif’in yaralılarla konuşması, Mehmet’in fısıltısı… Şahin’in yüzündeki is tabakası, korkusunu gizleyemiyordu. Telefonunu çıkardı, aceleyle birini aradı.
“Alo, İstanbul…” dedi dişlerini sıkarak. “İşler karıştı. Doktor sağ kalanlarla konuşuyor. Susturmamız lazım.”
Akşam olduğunda kaos yerini yorgun bir sessizliğe bıraktı. Ambulanslar, yaralıları birer birer aldı. Kalanlar, toprakta çökmüş bekliyordu. Elif bir taşın üzerine oturdu. Elleri titriyordu. Parmaklarının arasındaki kan, sanki günün bütün ağırlığıydı.
“Keşke…” dedi kendi kendine. “Keşke daha fazlasını yapabilseydim.”
Baran sessizce yanına geldi. Elinde metal bir matara vardı. Uzattı. Bu, aralarındaki ilk barışçıl jestti; hiçbir çıkarın, hiçbir gösterinin karışmadığı bir an.
“İç şunu,” dedi. “Bugün üç can kurtardın. Kendini suçlamayı bırak.”
Elif mataradan bir yudum aldı. Suyun serinliği, boğazından geçerken zihnini de netleştirdi. Baran’a ciddi ciddi baktı.
“O çocuk… Mehmet,” dedi. “Bile bile zehirli galeriye sokulduklarını söyledi. Bu kazanın üstünü örtmelerine izin veremeyiz.”
Baran uzaklara, madenin kapısına baktı. Sesi kederli ve öfkeliydi.
“Babam bu toprakları korumak için öldü,” dedi. “Şahin ve arkasındaki İstanbul’daki ortakları… Onlar burayı sadece para olarak görüyor.”
Elif’in yüzünde acı bir gerçeklik belirdi. İstanbul… Demir… Başhekim Haluk… Şahin’in “alo İstanbul”u… Hepsi aynı ipte birleşiyordu.
Tam o anda siren sesleri yeniden duyuldu.
Ama bu kez ambulans değildi.
Ufuktan lüks siyah arabalar konvoy halinde geldi. Farları toprağı yarıyor, logoları geceyi kesiyordu: “Özel Hastane” ve “Holding” işaretleri… Kasabanın çamuruna ait olmayan bir ihtişam.
Zeynep, korku ve merakla fısıldadı:
“Anaa… İstanbul’dan büyük patronlar gelmiş!”
En öndeki arabadan Demir indi.
Tertemiz takım elbisesiyle, çamura basarken yüzünü buruşturarak… Sanki buradaki acı değil de toprağın kendisi onu rahatsız ediyordu. Yüzünde sahte bir endişe maskesi vardı. Elif’i görünce kollarını açtı, hızlı adımlarla ona yürüdü.
“Elif! Hayatım!” dedi yüksek sesle. “İyi misin? Haberi alır almaz helikopterle geldim!”
Elif şokla ayağa kalktı. Nefesi kesildi. Bu yüz… Bu ses… Bu “hayatım” kelimesi…
Demir kollarını açmış Elif’e yaklaşırken Baran sert bir hamleyle araya girdi. Demir’i göğsünden iterek durdurdu. İki adam burun burunaydı.
“Geri bas, plaza çocuğu,” dedi Baran soğuk bir tehdit gibi. “O artık senin hayatın değil. Bu kasabanın doktoru.”
Demir’in gözleri öfkeyle büyüdü.
“Sen kimsin be?” diye bağırdı. “Çekil şuradan dağ ayısı! Elif benim nişanlım!”
Elif, iki adamın arasında, madenin dumanı ve İstanbul’un soğuk lüksü arasında kalmıştı. Ve ilk kez, bu savaşın sadece kasabayla ilgili olmadığını; kendi geçmişinin de bu oyunun parçası olduğunu bütün çıplaklığıyla hissetti.
