Geri

Mühürlü Kalp

3 / 4
Zehirli Miras

Zehirli Miras

Şahin Ağa, Elif'in kişisel alanına rahatsız edici derecede girmiştir. Yüzündeki yara izi ve altın dişi, sağlık ocağının steril ışığı altında daha da korkutucu görünür. Elif geri adım atmaz ama gerginliği yüzünden okunur.

Şahin Ağa, Elif’e bir adım daha yaklaştı. Artık nefesi Elif’in yüzünde hissediliyordu. Yüzündeki eski yara izi, sağlık ocağının beyaz ışıkları altında daha da sertleşmişti. Altın dişi konuşurken parlıyor, sözleri kadar rahatsız edici görünüyordu.

“Cesaretini takdir ettim doktor hanım,” dedi alçak ama tehditkâr bir sesle. “Ama burada çok bilen çok yaşamaz. Az bilen rahat yaşar.”

Elif geri adım atmadı. Kalbi hızla atıyordu ama bakışlarını kaçırmadı. Gerginliği yüzünden okunuyordu; yine de korkuya teslim olmuyordu.

Tam o anda kapı açıldı.

Baran içeri girdi. Kapıyı çalmamıştı ama buna gerek de yoktu. Siyah gömleği, çatık kaşları ve dimdik duruşu, odayı doldurmaya yetti. Şahin Ağa’nın kurduğu baskı, bir anda dağıldı.

“Hayırdır Şahin Ağa?” dedi Baran sertçe. “Doktor hanım benim misafirim sayılır. Bir derdin varsa bana söyle.”

Şahin Ağa yavaşça döndü. İki adam göz göze geldi. O an odadaki hava ağırlaştı, sanki nefes almak bile zorlaşmıştı. Zeynep arka tarafta titrerken Elif, bu ilkel güç gösterisini tiksintiyle izliyordu.

“Misafirin ha?” dedi Şahin Ağa alayla. “Senin toprağında ama benim havamı soluyor Baran. Biz sadece ‘hoş geldin’ dedik. Uzatma.”

Ardından adamlarına bir işaret yaptı. Çıkarken Baran’ın omzuna hafifçe çarptı. Bu, açık bir meydan okumaydı.

“Görüşeceğiz doktor,” dedi kapıdan çıkarken. “Seninle de, senin ‘misafirinle’ de.”

Kapı kapandığında Baran bir anda Elif’e döndü. Elif içten içe bir teşekkür beklerken, karşısında öfkeli bir adam buldu.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun?” diye patladı Baran. “Burası İstanbul’un plaza katlarına benzemez! Şahin denen adamın şakası yoktur.”

Elif kollarını göğsünde kavuşturdu. Boyu Baran’dan kısa olsa da duruşu dimdikti.

“Beni korumanıza ihtiyacım yok Ağa,” dedi soğuk bir kararlılıkla. “O adam hastalarımı tehdit ediyor. İşimi yapmama engel oluyor. Asıl siz buna neden izin veriyorsunuz?”

Baran bir an durdu. Alışık olduğu itaatkâr bakışlar yoktu karşısında. Bir adım daha yaklaştı, sesi kısıldı ama sertleşti.

“Benim topraklarımda benim kurallarım geçer,” dedi. “Yaşamak istiyorsan o maden işini kurcalamayacaksın.”

Arkasını döndü, kapıya yürüdü. Çıkarken duraksadı ama geri dönmedi.

“Bu sana ilk ve son uyarım, Doktor.”

Kapı kapandığında Elif masaya tutundu. Elleri titriyordu ama gözlerinde geri adım yoktu.




Akşam çökmüştü. Sağlık ocağında yalnızdı. Masanın üzerinde eski hasta dosyaları yığılmıştı. Tozlarını eliyle silerken kaşları çatıldı.

“Astım… KOAH… Akciğer kanseri…” diye mırıldandı. “Son beş yılda vakalar yüzde üç yüz artmış. Ve hepsi Maden Mahallesi.”

Zeynep elinde iki bardak çayla içeri girdi. Elif’in dosyalara gömüldüğünü görünce yüzü soldu.

“Doktor hanım…” dedi tereddütle. “Eski doktor da bunları araştırıyordu. Sonra bir gece… arabasının frenleri ‘bozuldu’. Uçurumdan yuvarlandı.”

Elif’in içinden soğuk bir ürperti geçti. İstanbul’daki başhekimin tehdidi, burada yaşananlar… Hepsi bir çizgide birleşiyordu.

“Bu tesadüf olamaz,” dedi fısıltıyla. “Beni buraya sadece sürmediler Zeynep. Beni susturmak için ölüm çukuruna attılar.”

Masadaki telefon titredi. Ekranda Demir’in adı ve gülümseyen fotoğrafı belirdi. Elif’in yüzü buz kesti.

“Hâlâ hangi yüzle arayabiliyorsun…” diye mırıldandı.

Telefonu meşgule attı, ters çevirdi.

“Seninle işim bitti Demir,” dedi kararlılıkla. “Ama babanla ve kurduğu düzenle henüz bitmedi.”




Geceydi. Elif sağlık ocağından çıkıp lojmana yürüyordu. Ay ışığı dışında ortalık karanlıktı. Çalıların arasından bir çıtırtı duydu. Olduğu yerde durdu.

“Kim var orada?” diye seslendi.

Cevap yoktu. Ama az önce birinin izlediğini hissediyordu.

Ertesi sabah, Elif bu kez spor kıyafetlerle arazideydi. Uzaktan maden sahasına baktı. Sarımsı bir duman gökyüzüne yükseliyordu.

“Bu sülfür gazı…” dedi kendi kendine. “Kitaplarda yazan zehir.”

Dere kenarına indi. Suyun rengi turuncuya çalıyordu. Ölü bir balığı dal parçasıyla çevirdi. Telefonunu çıkarıp fotoğraf çekti.

“Sadece havayı değil,” dedi dişlerini sıkarak. “Suyu da zehirliyorlar. Bu bir cinayet.”

Tam o anda bir at kişnemesi duyuldu.

Arkasını döndüğünde Baran’ı gördü. Siyah atının üzerinde, dev gibi duruyordu.

“Sana uzak dur demiştim,” dedi öfkeyle. “Söz dinlemek lugatında yok mu senin?”

Baran atından indi, Elif’in üzerine yürüdü. Elif geri adım atmadı ama Baran’ın gölgesinde kaldı. Elindeki telefonu fark eden Baran’ın yüzü karardı.

“O telefonu bana ver!” diye çıkıştı. “Şahin’in adamları seni burada görseydi şimdiye kadar o derede yüzüyordun!”

Elif telefonu arkasına sakladı. Gözleri dolmuştu ama sesi titremedi.

“Veremem!” dedi. “İnsanlar ölüyor Ağa! Senin vicdanın buna nasıl susuyor?”

Baran Elif’in kolunu tuttu. Sertti ama incitmiyordu. Koruyucu bir refleks gibiydi bu.

Tam o anda maden tarafından büyük bir patlama sesi geldi.

BOOOOM!

Sirenler çalmaya başladı.

İkisi de aynı anda o yöne baktı.

Baran’ın yüzü bembeyaz kesildi.

“Eyvah…” dedi kısık bir sesle. “Maden çöktü.”

Kara toprağın zehri artık saklanamayacak kadar açığa çıkmıştı.